ÖLÜM
Şu an bu yazıları yazarken içim öyle burkuluyor ki nefesim kesiliyor. Bitirdiğim kitapların ardından hep böyle oluyorum. İliklerime kadar yaşıyorum kitapları, filmleri, dizileri... Daha sonra böyle derin düşüncelerimin ortasında boğuluyorum.
Az önce çok severek izlediğim dizide beni hayatımda hiç bu kadar derinden etkilemeyen bir son oldu. Ölüm. Başrol öldü. Çok soğukkanlı yapım var böyle olaylarda dirayetli olurum ama bu farklı. Dizi boyunca ölmek üzere ve bunu kimseye söylemeyen çok ünlü bir oyuncu-senaryoda böyle-
Annesiyle barışmak için taklalar atan ama annesinin ona soğuk davranışlarına rağmen son 3 ayını dolu dolu geçirmek isteyen bir adamın hikayesi. Parası, arabası, evi, ünü, şöhreti, yakışıklı olması akla gelebilecek her şeye sahip. Ama son 3 ay. Ölüm bu kadar yakınlaşmasaydı o kadına aşık olduğunu hissetmeyecek, annesiyle arasını düzeltmeyecekti. Öleceğini bile bile duygularına daha sık sarılıp korkusuzca sanki her an yığılıp kalmayacakmış gibi yaşamak isteyen kişi. Aşık olduğu kadınla da arasını düzeltip son 3 ayını duygularıyla geçiren adam en sonunda her şeyden habersiz olan sevdiği kızın omzunda ölüyor.
Beni acıtan ne bilmiyorum. Ölüm mü yoksa hayatın bu kadar ani bitişi mi? Çok acı. Öleceğini bilmese gurur yapıp aşkını da yaşayamaz hayattaki tek ailesi olan annesiyle arasını düzeltemezdi. Hayata bakın. Hayat mı güçlü, ölüm mü?
Ben yaşamayı her koşulda seviyorum, gökyüzüne bakmayı bazen sessizce rüzgarın yüzümü okşaması, sessizliği, denizin sesini, bana ulaşan ve ruhumu okşayan her şeye aşığım. Bu yüzden ölümden korkmadım hiç. Ama ölümün söz konusu oluşu ne çok şeyi değiştiriyor.
Kamelyalı Kadın'ı bitirdiğimde de böyle olmuştum hüngür hüngür ağlamıştım. Ağlamaktan nefret ettim hep. Ama yüreğime oturan ve gerçek olduğunu hissettiğim şeyler beni böyle çökertiyor. Ölüm gibi. Her an bitebilir diye düşünüyorum. Ben o adam gibi ölmek istemiyorum diye avazımın çıktığı kadar bağırmak istiyorum. Ağlayıp ağlayıp yaşamak istediğim duyguları bağırmak istiyorum. Galiba beni yaralayan şey yaşamak istediklerimi henüz yaşayamamış olup ölümün her an gerçekleşebileceğini ve bunları yaşamadan bitebileceğimi hissetmem.
Hayat böyle belirsiz işte. Nesli Can'ın ''Ölüm için çok erken çünkü daha aşık bile olmadım.'' dedikten 6 ay sonra ölmesi gibi. Korkmadan ne istiyorsam, neyi yaşamak istiyorsam dibine dibine yaşamalıyım.
Çok büyük bir aşk yaşamadan ölmek istemiyorum, bağırarak koşmayı, ruhumun özgürlüğünü hissetmeyi, araba sürmeyi, defalarca denize gitmeyi, şehir şehir gezdikten sonra ülke ülke gezmeyi, uzun araba yolculuklarına çıkmayı, küçük bir dönemimi Side'de yaşamayı, başarıyı tatmayı ve hissetmeyi, hissetmediğim duyguları yürekten hissetmeyi, insanların hayatında dokunmayı, mesela o şarkıyı söylemeyi, o konuşmayı yapmayı, o köpeği sahiplenmeyi, kitaplık yapmayı sayamadığım çoğu şeyi yaşamak/yapmak istiyorum. Bir kere geldiğim hayatımda bunları yaşamadan ölüm beni bulmasın. Galiba anladığım bu. Beni sarsan da bu. Çünkü kendi halime dört duvar arasında kitaplarımla gitarımla veya dizilerle bu düşüncelerim pekişirken benim daha yaşamadığım çok şey var. O kadar şeyi bu dört duvar arasında bu yazıyı yazarken istiyorum. Hayatımı doya doya yaşamak ve sonra kabuğuma çekilmeyi diliyorum. Tıpkı dizideki gibi. Her defasında hayatımı bundan daha iyi yaşayamazdım diyerek rahatlamak ve huzurla beklemek istiyorum. Tıpkı o başrol gibi. Ama şu an değil.
Yaşamayı diliyorum, 18 yaşında olmama rağmen verdiğim hayat mücadelemin yanında ruhuma değen rüzgarla bunu istiyorum. Ölüm yokmuş gibi anlık aynı zamanda varmış gibi korkusuzca yaşamayı diliyorum.
Yorumlar
Yorum Gönder